No menu items!

    İdarenin Tıbbi Hatadan Kaynaklanan Sorumluluğu: Bedensel Zararlar

    Sağlık hizmeti en temelinde bir kamu hizmetidir. Bu kamu hizmeti hem idare tarafından hem de idarenin denetiminde özel sektör tarafından yürütülmektedir. Herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek, Anayasa ile devlete yüklenmiş bir yükümlülüktür. Sağlık hizmeti yerine getirilirken çoğu zaman kişilerin beden bütünlüğüne müdahale edilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Böylesi müdahaleler sırasında hizmeti yerine getirenin ihmalinden kaynaklanan bedensel zararlarla karşılaşılabilmektedir. Bu yazıda Sağlık Bakanlığı’na ait devlet hastaneleri ile üniversite kamu tüzel kişiliğine ait üniversite hastaneleri gibi kamu kesimine ait sağlık kuruluşlarında meydana gelebilecek tıbbi uygulama hatalarından kaynaklanan bedensel zararların hangi koşullar altında ve nasıl tazmin edildiği incelenecektir.

    İdarenin Sorumluluğunun Genel Esasları

    İdarenin bütün iş ve işlemlerinde hukuka uygun davranması gerekir. Hukuka aykırı bir işlem tesis eden idare, bu işlemin hukuka aykırı olduğunun kendisi ya da yargı mercii tarafından saptanması durumunda hukuka aykırılığı baştan itibaren ve geçmişe etkili olarak ortadan kaldırmalıdır. Ancak idari işlemin iptal edilmesi bu işlemin hukuka aykırı sonuçlarının tümünü ortadan kaldırmada yeterli olmayabilir. Kimi durumlarda idari işlem nedeniyle kişiler maddi veya manevi birtakım zararlara uğramış olabilir. Hatta ortada bir idari işlem yok iken idarenin bir eylemi nedeniyle de zarar meydana gelmiş olabilir. İdarenin sorumluluğu, ortada idari bir eylemden veya işlemden kaynaklanan zarar var ise gündeme gelmektedir. Nitekim Anayasa m. 125/7 uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür”.

    İdarenin sorumluluğu kural olarak kusur sorumluluğuna dayalıdır 1. Kusur, idare hukukunda hizmet kusuru olarak karşımıza çıkar. Hizmet kusuru için yapılan klasik tanım ise kamu hizmetinin hiç işlememesi ya da geç veya kötü işlemesidir 2. İdarenin kusurlu sorumluluğunun doğabilmesi için en basit tabirle ortada bir idari işlem veya eylem bulunmalı, zarar meydana gelmeli, zarar ile idarenin işlemi veya eylemi arasında uygun nedensellik bağı olmalı ve idarenin hizmet kusuru bulunmalıdır.

    Kişilerin uğradıkları maddi veya manevi zararların idarece tazmin edilmesi için açtıkları davalar tam yargı davası olarak adlandırılır 3. Tam yargı davası açılırken zararın bir idari eylemden mi idari işlemden mi kaynaklandığı önemlidir, zira idari işlemden kaynaklanan tam yargı davaları iptal davası ile birlikte açılabileceği gibi iptal davasının sonuçlanmasından sonra da genel idari dava açma süresi içinde açılabilir. Ortada bir idari işlem var ise dava açmadan önce idareye başvurmak ihtiyari olacaktır. Öte yandan, ortada herhangi bir idari işlem yok iken, salt idari eylem nedeniyle uğranılan zararların tazmini için dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu bulunmaktadır. İdarenin böyle bir başvuruyu açıkça ya da örtülü olarak reddetmesi üzerine genel idari dava açma süresi içinde tam yargı davası açılabilecektir. Sağlık hizmeti sağlanırken karşılaşılan uygulama hataları idari eylem niteliğindedir. Bu nedenle tıbbi hatadan kaynaklanan bir tam yargı davası açılacak ise dava açmadan önce İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 13’te yazılı koşullar doğrultusunda idareye başvurulması gerekmektedir.

    Tıbbi Hata Kavramı

    Tıbbi hata (medikal malpraktis, faute médicale) henüz yasal bir tanıma kavuşturulmamıştır. Kavramın adı konusunda dahi uzlaşı sağlanmış değildir. Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları m. 13’te malpractice sözcüğüne karşılık olarak “hekimliğin kötü uygulanması” tabiri kullanılmış ve “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi” tanımına yer verilmiştir. Bu yazıda Danıştay ve Yargıtay kararlarında sıklıkla kullanılan “tıbbi hata” ifadesi tercih edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 16.05.2017 tarihli E:2017/271 K:2017/278 sayılı kararında tıbbi hatayı “Doktorun, tıbbi müdahale sırasında; standart uygulamayı yapmaması, bilgi, beceri veya deneyim eksikliği ile yanlış ya da eksik teşhis veya tedavide bulunması, gerektiği ölçüde ilgi ve itina göstermemesi veya hastaya gereken tedaviyi vermemesi neticesinde tehlike ve zarar oluşturan eylemleri” biçiminde tanımlamıştır 4.

    Anayasa m. 17/1’e göre “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” ve izleyen fıkraya göre “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz”. Bu temel hak ve ilkelerin korunabilmesi için gerekli önlemleri içeren bir sağlık düzeni kurmak, tıbbi hata neticesinde bir ihlal meydana geldiğinde ise etkili bir soruşturma yürütmek, gerektiğinde bundan doğan zararları karşılamak devlete pozitif bir yükümlülük olarak yüklenmiştir 5. İdarenin sorumluluğundan söz edebilmek için zarar, eylem ve bu ikisi arasında uygun nedensellik bağının yanı sıra kural olarak kusur arandığına dair yukarıdaki açıklamalar bakidir. Tıbbi hata, anılan ölçütlerden kusur ölçütüne denk gelmektedir. Tıbbi hata var ise idarenin kusurlu olduğu, başka bir deyişle sağlık hizmeti sunarken hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılabilecektir. Bu sonuç, tıbbi hatadan kaynaklanan zararın idare tarafından tazmin edilmesi yükümlülüğünü de beraberinde getirecektir.

    Bedensel Zararlar

    Vücut bütünlüğünün korunması Anayasa’da düzenlenen temel haklardan biridir. Vücut bütünlüğüne yönelen hukuka aykırı ve zarar verici müdahalelere karşı hukuk düzeni hukuki ve cezai birtakım tepkiler öngörmüştür. Tazminat hukuku bağlamında vücut bütünlüğüne yönelen böylesi bir müdahalenin yaptırımı, müdahale nedeniyle malvarlığında ve kişivarlığında yaşanan eksilmelerin, ekonomik kayıpların giderilmesi olacaktır 6. Vücut bütünlüğünün zedelenmesi durumunda meydana gelebilecek maddi zarar kalemleri Türk Borçlar Kanunu m. 54’te tedavi giderleri, kazanç kaybı, çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar olarak örnekseme yoluyla sayılmıştır. Türk Borçlar Kanunu m. 56’da ise vücut bütünlüğünün zedelenmesinden ötürü manevi tazminat talep edilebileceği belirtilmiştir. Manevi tazminat bakımından özellik arz eden bir husus olmadığı için bu yazıda maddi tazminat kalemlerine odaklanılmıştır.

    Tazminatın Belirlenmesi ve Aktüerya Hesabı

    İdarenin tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğu çerçevesinde bedensel zararların tazminine ilişkin özel bir hüküm bulunmaktadır. Türk Borçlar Kanunu m. 55/2’e göre “Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır”. Bu hükümden anlaşıldığı üzere, tıbbi hatadan kaynaklanan bedensel zararların tazminine ilişkin bir tam yargı davasında tazminat miktarının belirlenmesinde Türk Borçlar Kanunu hükümleri tatbik edilecektir.

    Tazminata hükmedilebilmesi için öncelikle ortada tıbbi hata bulunup bulunmadığı araştırılmalı, tıbbi hata var ise buna göre tazminatın belirlenmesi gerekmektedir. Vücut bütünlüğüne yönelik müdahalenin tıp biliminin gereklerine uygun olup olmadığı teknik bilgi gerektirdiği için davaya bakan yargıç kişisel olarak bu teknik bilgiyi haiz olsa dahi dosyanın ilgili alanda uzmanlığı olan hekim bilirkişilere tevdi edilmesi ve bilirkişi raporu alınması gereklidir. Bilirkişi raporu sonucunda idareye atfı kabil bir kusur olduğu kanısına varılırsa bu kez dosyanın hesap bilirkişisine gönderilmesi gündeme gelecektir.

    i. Tedavi Giderleri

    Tedavi kavramı geniş yorumlanmaktadır. Yalnızca bedensel zararın iyileştirilmesi için uygulanan tıbbi müdahale olarak anlaşılmamalıdır, zira iyileşmenin olanaksız olduğu durumlarda hastanın yaşam kalitesini yükseltmeye ve yaşamının geri kalanını daha iyi geçirmesine yönelik uygulamalar da hukuken tedavi sayılmaktadır.

    Tedavi giderleri yalnızca bedensel zararın tedavisi için doğrudan ödenen ücreti değil, tedavi sırasında ve sonrasında yapılması zorunlu olan masrafları da içerir. Bu kapsamda ambulans, ilaç, tekerlekli sandalye, korse, değnek, protez vb. medikal ürün ve hizmetler için ödenen masraflar da tedavi giderleri arasında yer alır 7. Ayrıca bedensel zarara uğrayan kimsenin evde bir hasta bakıcısının hizmetinden yararlanması gereken durumlarda bakıcıya ödenen bedelin tedavi giderleri kapsamında tazmin edilmesi olanaklıdır 8.

    ii. Kazanç Kaybı

    Kazanç kaybı, bedensel zarara uğrayan kişinin bu nedenle geçici süreliğine iş görememesi nedeniyle yoksun kaldığı kazançtır. Zarara uğrayan kişinin iyileşinceye değin geçen süreçte elde edemediği ancak zarar gerçekleşmeseydi kesinlikle ya da büyük olasılıkla elde edebileceği kârın geçmişe dönük olarak istenmesi olanaklıdır. Bedensel zarara uğradığı için bir süreliğine çalışamayan ve bundan ötürü geçici bir süre maaş ya da ücret elde edemeyen kişinin durumu böyledir. Kazanç kaybı zararın belirlenmesinde dikkate alınır ancak Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından geçici iş göremezlik ödeneği sağlanmış ise bu ödenek tazminattan indirilebilecektir.

    iii. Çalışma Gücünün Azalmasından ya da Yitirilmesinden Doğan Kayıplar

    Tıbbi hata sonucunda bedensel zarara uğrayan kişinin tedavisinin ardından eski sağlığına kavuşması her durumda mümkün değildir. Kimi zaman zarar görenin çalışma gücünde yaşamının geri kalanını etkileyecek bir azalma ya da kayıp meydana gelebilir. Kişinin kazancında azalma olabileceği gibi kazancında hiçbir azalma olmasa dahi kendisiyle benzer durumdaki birine kıyasla aynı işi yaparken daha çok zorlanması mümkündür. Bu durumda kişinin yaşamını sürdürüp ihtiyaçlarını giderirken sağlıklı kişilere göre zorlandığı oranda malul olduğu sonucuna varılır. Kısmen ya da tamamen malul olunması durumunda çalışma gücünün azalmasından (sürekli kısmi iş göremezlik) ya da yitirilmesinden (sürekli tam iş göremezlik) doğan kayıpların tazmini gündeme gelecektir.

    Tıbbi hatadan kaynaklanan tam yargı davalarında maddi zarar belirlenirken yalnızca halihazırda gerçekleşmiş zararlar gözetilmez. Zarar görenin maluliyeti nedeniyle çalışma gücünü kısmen ya da tamamen yitirmesinden doğan talepler de tazminat miktarının hesabında dikkate alınacaktır. Dolayısıyla gerçek zarar kaçınılmaz olarak geleceğe yönelik birtakım varsayımlara dayalı olarak hesaplanabilecektir. Bu türden olgusal varsayımlara dayalı olarak hesaplanan tazminata aktüerya denmektedir. Aktüerya hesabında kişinin ne kadar süre yaşayacağı, malul kalmasaydı ne kadar süreyle çalışıp ne kadar gelir elde edebileceği, ne zaman evleneceği, ne zaman emekli olacağı gibi kimi sorulara olağan ve makul varsayımlar çerçevesinde yanıtlar getirilerek zararın hakkaniyete en uygun biçimde giderilmesi sağlanır.

    Aktüerya hesaplarında kişilerin bakiye yaşam süresi hesaplanırken yakın bir tarihe değin Fransız yaşam tablosu olarak bilinen PMF 1931 (Population Masculine et Féminine) kullanılmıştır. Bu tablonun en büyük sorunu 1931 yılındaki Fransız nüfus verilerini esas almasıdır, zira gelişen teknoloji ve tıbbi olanaklar sayesinde günümüzde ortalama yaşam süreleri çok daha uzundur. Öğretide PMF 1931’e yönelik bir başka eleştiri ise kadınlar ve erkeklerin ortalama yaşam süreleri farklı olmasına karşın bu tabloda kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yapılmamasıdır. Haklı eleştiriler üzerine Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Aktüerya Bilimleri Bölümü’nün yöneticiliğinde TRH 2010 adı verilen ulusal mortalite tablosu hazırlanmıştır 9. Bu tablo hem Türkiye’deki verileri esas alması hem daha güncel tarihli olması hem de kadın ve erkek nüfusu ayrı ele alması nedeniyle gerçek zararın hesaplanması açısından daha uygundur 10. Sosyal Güvenlik Kurumu 25.09.2012 tarihli 2012/32 sayılı genelge ile TRH 2010 ulusal mortalite tablosunu kullanmaya başlamış ise de yargı mercileri PMF 1931 tablosundan vazgeçmekte daha çekimser bir tutum izlemiştir.

    Yüksek mahkemeler arasında ilk olarak Yargıtay 10. Hukuk Dairesi tarafından PMF 1931 yerine TRH 2010 kullanılmaya başlanmıştır. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 26.09.2013 tarihli E:2011/16685 K:2013/17483 sayılı kararında “Gerçek zarar hesabı özü itibariyle varsayımlara dayalı bir hesap olduğundan, gerçeğe en yakın verilerin kullanılması esastır. Bu durumda, ülkemize özgü ve güncel verileri içeren TRH 2010 tablosunun tazminat hesabına esas bakiye ömrün belirlenmesinde nazara alınmalıdır” denmiş ise de daire uzun bir süre boyunca bu içtihadında yalnız kalmıştır. Yargıtay’ın öteki daireleri ile Danıştay ve kapatılan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi PMF 1931’i kullanmaktaki ısrarını sürdürmüştür.

    Son olarak Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 14.01.2021 tarihli E:2020/2598 K:2021/34 sayılı kararında “Gerçek zarar hesabı özü itibariyle varsayımlara dayalı bir hesap olup, gerçeğe en yakın verilerin kullanılması esastır. Bu durumda diğer kurumlar ile Yargıtay Daireleri arasında tazminat hesabında birliğin sağlanması açısından ve yine bu tablonun ülkemize özgü ve güncel verileri içermesi de göz önüne alındığında, Dairemizce de tazminat hesaplarında bakiye ömrün belirlenmesinde TRH 2010 tablosunun esas alınmasının güncellenen ülke gerçeklerine daha uygun olacağı” değerlendirmesinde bulunarak TRH 2010 ulusal mortalite tablosunu esas almaya başlamıştır.

    Danıştay uzun süre PMF 1931 tablosunu gözetmekte iken güncel kararlarında TRH 2010 ulusal mortalite tablosu lehine bir eğilim gözlemlenmektedir. Örneğin Danıştay 15. Dairesi’nin 20.04.2017 tarihli E:2015/6915 K:2017/1900 sayılı kararında “gerçek zarar hesabı özü itibariyle varsayımlara dayalı bir hesap olduğundan, gerçeğe en yakın verilerin kullanılması esastır. Bu durumda, ülkemize özgü ve güncel verileri içeren TRH 2010 tablosunun, tazminat hesabına esas bakiye ömrün belirlenmesinde nazara alınması zorunluluk arz etmiştir” değerlendirmesine yer verilmiştir. Tıbbi hatadan kaynaklanan tam yargı davalarında görevlendirilen hesap bilirkişileri, dava dosyasının hangi Yargıtay ya da Danıştay dairesinde temyizen inceleneceğini öngörerek o dairenin kabul ettiği bakiye yaşam tablosuna göre hesap yapmaktadır.

    Tıbbi hata sonucunda malul kalan kişilerin çalışma gücü kaybı hesaplanırken emekli olacakları yaşın saptanması önem kazanır. Bu saptama kişinin çalıştığı işteki emsal işçinin emeklilik yaşı temel alınarak yapılacaktır. Kişinin emeklilik yaşı belirlenemiyorsa yerleşik içtihat gereğince emeklilik yaşının 60 olduğu kabul edilmektedir 11. Emeklilik yaşından önceki dönem aktif dönem olarak anılmaktadır. Malul olmadan önce çalışmakta olan kişilerin son maaş bordrosunda yazan aylık ücret esas alınmaktadır. Maaş bordrosunun yokluğunda o işte çalışan emsal işçinin aylık ücreti araştırılır. Malul olduğu sırada çalışmayan veya çalışma yaşına gelmeyen kişiler bakımından aktüerya asgari ücrete göre hesaplanır.

    iv. Ekonomik Geleceğin Sarsılmasından Doğan Kayıplar

    Tıbbi hata sonucunda oluşan zarar çalışma gücünü etkilemese dahi zarar görenin ekonomik geleceğini sarsabilir. Zarar gören mesleğini idame ettirme yetisini korumakla birlikte mesleğinde yükselmekte ya da yeni bir iş bulmakta dezavantajlı duruma düşebilir. Örneğin kişi mesleğini icra ederken kullanmadığı bir uzvunu yitirmişse çalışma gücünde herhangi bir azalma ya da kayıp doğmayacaktır. Ancak bu durum o kişinin iş alanında sağlıklı olan rakiplerine göre daha zor iş bulabilmesi gibi olumsuz sonuçları beraberinde getirebilecektir. Çalışma gücünü etkilemese de ekonomik geleceği etkileyen bu türden zararların ayrıca talep edilmesi ve hesaplanması gerekir 12.

    Sosyal Güvenlik Ödemeleri ve Tazminattan İndirim

    Türk Borçlar Kanunu m. 55/2’deki gönderme gereği idarenin tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğuna ilişkin davalarda da uygulama alanı bulan Türk Borçlar Kanunu m. 55/1 şöyledir: “Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz”. Fıkrada geçen kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacı taşımayan ödemelerin neler olduğunun açıklığa kavuşturulması yararlı olacaktır.

    Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ölüm veya malullük sigortası bağlamında bağlanan aylıklar ve bu cihetteki ödemeler ilgililere rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemelerindendir. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m. 39/2’ye göre “Malûllük, vazife malûllüğü veya ölüm hali, kamu görevlilerinin veya er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan aylıklar için Kurumca, kurumuna veya ilgililere rücû edilmez”. Türk Borçlar Kanunu m. 55/1 ile birlikte değerlendirildiğinde Sosyal Güvenlik Kurumu’nca bağlanan malullük aylıklarının tazminattan indirilmesi mümkün görülmemektedir.

    Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ödenen ve rücu edilebilen ödemeler yok değildir. Örneğin Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m. 21/1’e göre “İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene  ödettirilir…”. Aynı maddenin 4’üncü fıkrasına göre “İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir”. Görüldüğü üzere bedensel zararın iş kazasından kaynaklanması ve kazanın oluşumunda işverenin kusuru olması durumunda ilk peşin sermaye değeri işverene kusuru ölçüsünde rücu edilebilir. Yine bedensel zararın iş kazasından kaynaklanması ancak kazanın oluşumunda üçüncü kişilerin sorumlu olması durumunda ilk peşin sermaye değerinin yarısı üçüncü kişilere kusuru ölçüsünde rücu edilebilir. Anılan sosyal güvenlik ödemelerinin kısmen rücu edilebilen kısmı tazminattan indirilecektir.

    Bir ödemenin tazminattan indirilip indirilmeyeceğinde bakılacak ölçütlerden bir diğeri ifa amacı taşıyıp taşımadığıdır. Tazminat kurumu zenginleşme aracı olarak kullanılamayacağı için karşılanmış bir zarara yönelik olarak mükerrer tazminata hükmedilemez. İfa amacı taşıyan ödemelerin tazminattan indirilmesinin ardında yatan ilke budur. İfa amacı taşımayan ödemeler ise genellikle yardım kuruluşlarının zararın tazminini amaçlamayan, yalnızca zarar görene ekonomik destek sağlamak amacıyla yaptığı ödemeler olarak karşımıza çıkar. Sosyal Güvenlik Kurumu, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı gibi kamu kurum ve kuruluşlarının sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak sağladığı sosyal yardımlar ifa amacı taşımadığından tazminattan indirilemez.

    Davada Husumetin Yöneltileceği İdare

    Husumet, başka bir deyişle taraf sıfatı, bir uyuşmazlığa konu edilen hakkın sahibi ve bu hakkın yükümlüsü olmayı ifade eder 13. İdari eylemden kaynaklanan tam yargı davalarının davalısı idaredir 14. Devlet Memurları Kanunu m. 13/1’e göre “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar…”. Bu kural, idarenin tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğunun gündeme geldiği tam yargı davalarında da pekala geçerlidir 15.

    Sağlık Bakanlığı’na ait devlet hastaneleri ile üniversite kamu tüzel kişiliğine ait üniversite hastanelerinde alınan sağlık hizmeti kapsamında tıbbi hata nedeniyle uğranılan bedensel zararların tazmini, hekim ya da ilgili diğer sağlık personelinin şahsına karşı değil, hizmet kusuru bulunan idareye karşı açılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01.02.2012 tarihli E:2011/4-592 K:2012/25 sayılı kararında “davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, dikkatsizlik ve tedbirsizliğe dayalı da olsa eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir” denmekle bu sonuca işaret edilmiştir.

    Devlet hastanesi olarak anılan ve Sağlık Bakanlığı’na ait olan sağlık kuruluşlarında sağlanan sağlık hizmeti esnasında tıbbi hata nedeniyle oluşan bedensel zararların talep edildiği tam yargı davalarında husumetin Sağlık Bakanlığı’na yöneltilmesi gerekir. Zira bu hastanelerin devlet tüzel kişiliğinden ayrı ve kendilerine ait kamu tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Devlet tüzel kişiliğini temsilen Sağlık Bakanlığı davalı konumunda olacaktır.

    Üniversite hastaneleri bakımından husumet konusu ayrı ele alınmalıdır. Yükseköğretim Kanunu m. 3/1-d bendinde üniversite, “bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip; yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumu” biçiminde tanımlanmıştır. Türk hukukunda üniversiteler kamu tüzel kişiliğini haiz olarak ve kanunla kurulmaktadır. Bu nedenle üniversite hastanelerinde sağlanan sağlık hizmeti esnasında tıbbi hata nedeniyle oluşan bedensel zararlar da idari yargıda açılacak bir tam yargı davasıyla talep edilmelidir. Üniversitenin devlet üniversitesi ya da vakıf üniversitesi olması bu sonucu değiştirmez 16. Üniversite hastanesinin eylemine karşı açılan tam yargı davasında husumetin yöneltileceği makam üniversitenin rektörlüğü olacaktır 17.

    Görevli ve Yetkili Mahkeme

    İdarenin hizmet kusurunun bir görünümü olan tıbbi hatadan dolayı sorumluluğuna dayanan tam yargı davaları, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun m. 5/1-b uyarınca idare mahkemelerinin görev alanındadır. Yetkili mahkeme ise İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 36 uyarınca sağlık hizmetinin görüldüğü yer mahkemesidir. Bir yargı çevresinde başlayan sağlık hizmeti başka bir yargı çevresinde sona ermişse sağlık hizmetinin sona erdiği yerdeki idare mahkemesi yetkili olacaktır. Yetkisiz idare mahkemesinde dava açılırsa dava dosyası ilk inceleme üzerine mahkemece resen yetkili idare mahkemesine gönderilecektir.

    Yeniden altını çizmek gerekir ki idarenin tıbbi hatadan kaynaklanan sorumluluğuna ilişkin tam yargı davalarında İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 13 uyarınca dava açmadan önce idareye yazılı başvuruda bulunulması zorunludur. İdareye başvuru süresi idari eylemin öğrenilmesinden itibaren 1 yıl ve her durumda idari eylemin gerçekleşmesinden itibaren 5 yıllık hak düşürücü süreye tabidir. İdarenin başvuruyu kısmen veya tamamen reddi durumunda ret kararının tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde dava açılmalıdır. İdarenin başvuruyu 30 gün içinde yanıtlamaması durumunda başvurunun örtülü olarak reddedildiği kabul edilecek ve bu sürenin bitiminden itibaren 60 gün içinde dava açılabilecektir.

    Konusu belirli bir miktarı geçmeyen uyuşmazlıklarda idare mahkemesince verilen karar kesin olacaktır 18. Bu değerin üzerindeki uyuşmazlıklarda idare mahkemesince verilen karar tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde bölge idare mahkemesi nezdinde istinaf kanun yoluna taşınabilecektir. Bölge idare mahkemesince verilen kararlar bakımından da uyuşmazlık konusunun miktarı üzerinden bir kesinleşme sınırı mevcuttur 19. Bu değerin üzerindeki uyuşmazlıklarda bölge idare mahkemesince verilen karar tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde Danıştay nezdinde temyiz kanun yoluna taşınabilecektir. Danıştay’ın vereceği karar kesin olacaktır.

    Tıbbi hatadan kaynaklanan tam yargı davaları konusu itibariyle yaşama hakkı, vücut bütünlüğü özelinde aile hayatı ve özel hayata saygı hakkı gibi birçok temel hak ve özgürlükle yakından ilişkili davalardır. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortak koruma alanına giren bir temel hak ve özgürlük ihlal edilmişse ve olağan kanun yolları tüketilmesine karşın ihlal giderilememiş ise Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmak olanaklıdır. Tıbbi hatadan kaynaklanan uyuşmazlıklarda kimi zaman zarar gören ya da yakınları yalnızca şikayet ve suç duyurusu gibi cezai mekanizmaları işletmekte, zararlarının tazmini için herhangi bir talepte bulunmamaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurularda yalnızca cezai başvuru yollarının tüketilmesi yeterli olmayacaktır. Tazminat davası ya da konumuz bağlamında tam yargı davası da ihlalin sonuçlarını gidermeye elverişli görüldüğünden 20 bireysel başvurunun kabul edilemezlikle sonuçlanmaması için idari yargı yolunun tüketilmesi elzemdir.

    KAYNAKLAR & BİLGİLER:
    1. İdarenin kusursuz sorumluluğu yargısal içtihat ile geliştirilen birtakım ilkelere dayalıdır. İşbu yazının konusu ile ilgili olmadığından idarenin kusursuz sorumluluğuna değinmeye gerek görülmemiştir. Tıbbi hatadan kaynaklanan tazminat davalarında kusursuz sorumluluğun kabul edilmemesi gerektiğine ilişkin görüş ve açıklamalar için bkz. Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, Seçkin, Yirminci Baskı, Ankara, 2020, s. 944-945.
    2. Kemal Gözler, Gürsel Kaplan; İdare Hukuku Dersleri, Ekin, On Sekizinci Baskı, Bursa, 2016, s.749. Klasik tanıma yönelik eleştiri için bkz. a.g.e.
    3. İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 2/1-b’de tam yargı davaları “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan” davalar olarak tanımlanmıştır.
    4. Hakan Hakeri, Tıp Hukuku, Seçkin, Yirminci Baskı, Ankara, 2020, s. 942.
    5. Gülay Arslan Öncü, Özel Yaşama ve Aile Yaşamına Saygı Hakkı: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi – 8, Avrupa Konseyi, 2019, s. 35.
    6. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Yetkin, Yirmi Birinci Baskı, Ankara, 2017, s. 767.
    7. Fikret Eren, a.g.e., s. 767-768.
    8. A.g.e.
    9. “Türkiye Hayat Tabloları”, www.aktuerya.hacettepe.edu.tr/TurkiyeHayatTablolari.php, Erişim Tarihi: 07.10.2021.
    10. “TRH-2010”; www.aktuerya.hacettepe.edu.tr/HayatTablolari/TRH_2010_1507_k_e.pdf, Erişim Tarihi: 07.10.2021.
    11. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 07.09.2015 tarihli E: 2015/3577 K:2015/15893 sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir: “eğer davacının emekli olduğu tarih belli ise bu tarihe kadar aksi halde ise 60 yaşına kadar (aktif) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yöntemine başvurulmadan her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı, hesap raporunun Yargıtay denetimine elverişli olması gerektiği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir”.
    12. Fikret Eren, a.g.e., s. 770.
    13. Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Yetkin, Birinci Baskı, Ankara, 2017, s. 122.
    14. A. Şeref Gözübüyük, Turgut Tan; İdare Hukuku Cilt II: İdari Yargılama Hukuku, Turhan, Dokuzuncu Baskı, Ankara, 2017, s. 820, § 564.
    15. İdarenin kişisel kusuru bulunan kamu görevlilerine karşı Anayasa m. 40/3’ten kaynaklanan rücu hakkı saklıdır.
    16. Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 05.11.2012 tarihli E:2012/57 K:2013/213 sayılı kararına göre “Vakıf Üniversitesi Hastanesinin kamu hizmetini yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan bu davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanması gerekmektedir. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevlidir”.
    17. A. Şeref Gözübüyük, Turgut Tan; a.g.e. s. 824, § 574.
    18. Bu miktar 2021 yılı itibariyle 7.630,00 ₺ olup her yıl değişebilmektedir. Bu nedenle güncel değerin kontrol edilmesi önem taşımaktadır.
    19. Bu miktar 2021 yılı itibariyle 225.850,00 ₺ olup her yıl değişebilmektedir. Bu nedenle güncel değerin kontrol edilmesi önem taşımaktadır.
    20. Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, 01.12.2016, B. No: 2014/14844, § 75-77.
    Av. M. Gürkan GÜRhttps://www.mcthukuk.com/
    TOBB ETÜ Hukuk Fakültesi - 2020 | Ankara Barosu

    İÇERİK YORUMLARI

    Abone ol
    Bildir
    guest
    0 Yorum
    Satır İçi Geri Bildirimler
    Tüm yorumları görüntüleyin

    BENZER İÇERİKLER