Anayasal demokrasilerde temel hak ve özgürlüklerin etkin biçimde korunması, yalnızca normatif güvence altına alma ile değil, bu hakların ihlal edildiği durumlarda bireylerin başvurabileceği etkili hukuk yollarının varlığıyla mümkündür. Bu bağlamda, Anayasa’ya bireysel başvuru yolu, bireyin kamu gücü karşısındaki konumunu güçlendiren ve anayasal denetimi soyut norm denetiminin ötesine taşıyan önemli bir mekanizma olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de 2012 yılından itibaren uygulanmaya başlayan bireysel başvuru sistemi, temel hak ihlallerinin iç hukukta giderilmesini amaçlayan ve aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılacak başvurular bakımından ikincillik ilkesini güçlendiren bir işlev üstlenmiştir.
Aradan geçen sürede bireysel başvuru kurumu, hem hak koruması açısından önemli kazanımlar sağlamış hem de uygulamada karşılaşılan bazı yapısal sorunları görünür kılmıştır. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin artan iş yükü, başvuruların önemli bir bölümünün benzer nitelikte olması ve bu çerçevede geliştirilen pilot karar uygulaması, bireysel başvurunun kurumsal kapasitesi ve sürdürülebilirliği bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken konular arasında yer almaktadır.
Söz konusu yazı ile bireysel başvuruyu bir “hak arama yolunun anatomisi” olarak ele alınmakta; kurumun güçlü yönleri ile uygulamada ortaya çıkan kırılganlıkları, dengeli bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır.

Anayasa’ya Bireysel Başvurunun Normatif Çerçevesi
Bireysel başvurunun normatif çerçevesi, yalnızca anayasal bir başvuru hakkının tanınmasıyla sınırlı değildir. Bu çerçeve aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’nin inceleme yetkisinin kapsamını, bireysel başvurunun ikincil (subsidiarite) niteliğini ve başvurunun hangi haklarla sınırlı olarak ileri sürülebileceğini belirlemektedir. Bu yönüyle bireysel başvuru, klasik anlamda bir kanun yolu değil; anayasal denetimi bireyselleştiren istisnai bir mekanizma olarak konumlanmaktadır.
Bu bağlamda bireysel başvuru, anayasal denetimin soyut norm incelemesiyle sınırlı kalmamasını sağlayan, bireyin somut mağduriyetini merkeze alan bir anayasa yargısı anlayışını yansıtmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bu kapsamda yaptığı inceleme, derece mahkemelerinin takdir yetkisini ortadan kaldırmamakta; ancak bu yetkinin temel haklar lehine sınırlandırılmasını amaçlamaktadır.
Bireysel başvurunun hukuki dayanağı, Anayasa’nın 148. maddesinde yer almakta olup, bu düzenleme ile temel hak ve özgürlüklerin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvuru imkânı tanınmıştır. Usul ve esaslara ilişkin ayrıntılar ise 6216 sayılı Kanun’da düzenlenmiştir. Sistem, bireysel başvurunun olağan kanun yollarının yerine geçen bir başvuru yolu olmadığını; aksine, bu yolların tüketilmesinden sonra devreye giren istisnai ve tamamlayıcı bir mekanizma olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu normatif yapı, bireysel başvurunun anayasal sistem içindeki konumunu belirlemekle kalmamakta; aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’nin yetki sınırlarını ve inceleme kapsamını da tayin etmektedir. Bu çerçevede bireysel başvurunun yalnızca Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınmış haklarla sınırlı olduğu özellikle vurgulanmalıdır.
Bu yönüyle bireysel başvuru, hem anayasal denetimin bireyselleşmesini sağlamakta hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumlu bir iç hukuk yolu olarak işlev görmektedir. Nitekim bireysel başvurunun kabulüyle birlikte, Türkiye’de AİHM’e yapılan başvuruların önemli ölçüde azalması, bu mekanizmanın teorik olarak etkili bir iç hukuk yolu olarak tasarlandığını göstermektedir.
Hak koruması bakımından bireysel başvurunun gücü, Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca ihlali tespit etmekle yetinmeyip, ihlalin sonuçlarının giderilmesine yönelik somut yükümlülükler de tesis edebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, bireysel başvuruyu soyut ve teorik bir denetim aracından çıkararak, bireyin hukuki durumunda doğrudan etki doğuran bir başvuru yoluna dönüştürmektedir.
Hak Koruması Açısından Bireysel Başvurunun Gücü
Bireysel başvurunun en önemli katkısı, bireyin temel hak ve özgürlüklerini doğrudan anayasal düzlemde ileri sürebilmesine imkân tanımasıdır. Bu durum, özellikle ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı ve makul sürede yargılanma hakkı gibi alanlarda anayasal standartların somutlaşmasını sağlamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bu alanlarda geliştirdiği içtihatlar, yalnızca bireysel uyuşmazlıkların çözümüne değil, aynı zamanda derece mahkemelerinin hak temelli yorum yapma pratiğinin güçlenmesine de katkı sunmuştur. Bu güç, ihlalin yalnızca tespitiyle sınırlı kalmamakta; ihlalin sonuçlarının giderilmesine yönelik yeniden yargılama, idari işlem tesis edilmesi veya tazminata hükmedilmesi gibi somut araçlarla da desteklenmektedir. Dolayısıyla bireysel başvuru, teorik bir anayasal denetim mekanizmasının ötesine geçerek pratik sonuçlar doğuran bir hak arama yolu niteliği taşımaktadır.
Bu yönüyle bireysel başvuru, yalnızca bireysel uyuşmazlıkların giderilmesini değil, aynı zamanda benzer durumlarda ortaya çıkabilecek ihlallerin önlenmesini de hedefleyen dolaylı bir koruma mekanizması işlevi görmektedir. Mahkemenin hak eksenli yaklaşımı, iç hukukta anayasal standartların yerleşmesine katkı sağlamaktadır.
Örneğin ifade özgürlüğüne ilişkin başvurularda Anayasa Mahkemesi, basın açıklamalarına veya sosyal medya paylaşımlarına verilen idari ve cezai yaptırımları demokratik toplum düzeninin gerekleri çerçevesinde değerlendirmiş; ölçülülük ve gerekçelendirme kriterlerinin altını çizmiştir. Benzer şekilde makul sürede yargılanma hakkına ilişkin başvurularda, yargılamanın uzunluğunun yalnızca dosya karmaşıklığıyla açıklanamayacağı vurgulanarak devletin yargı sistemini makul sürede karar verecek şekilde örgütleme yükümlülüğü somutlaştırılmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin artan iş yükü, bireysel başvuru sisteminin başarısının doğal bir sonucu olarak da değerlendirilebilir. Zira bireylerin bu başvuru yoluna duyduğu güvenin artması, başvuru sayılarının yükselmesine yol açmıştır. Ancak bu artış, Mahkemenin karar üretme hızını ve başvuruların makul sürede sonuçlandırılmasını zorlaştıran bir faktör olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Bireysel başvuru yoluyla verilen ihlal kararları, idare ve yargı organları bakımından bağlayıcı nitelik taşımakta ve ihlalin giderilmesine yönelik yükümlülükler doğurmaktadır. Bu yönüyle bireysel başvuru, yalnızca bireysel bir giderim mekanizması değil, aynı zamanda hukuk düzeni içinde anayasal farkındalığı artıran bir araç olarak da değerlendirilebilir.
Anayasa Mahkemesi’nin Artan İş Yükü
Pilot karar uygulaması, yapısal nitelikteki ihlallerin bireysel başvurular yoluyla tekrar tekrar Anayasa Mahkemesi önüne gelmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Bu yöntemle Mahkeme, ihlalin kaynağını tespit ederek yasama ve yürütme organlarına çözüm önerileri sunmakta ve bireysel başvurunun sistemik etkisini artırmaktadır. Bu tablo, bireysel başvurunun kurumsal kapasitesi ile başvuru hakkının etkin kullanımı arasında hassas bir denge kurulmasını gerekli kılmaktadır. İş yükünün yönetilmesi amacıyla geliştirilen usulî araçlar, başvuruların niteliğini artırmayı ve Mahkemenin karar üretme işlevini sürdürülebilir kılmayı hedeflemektedir.

Bu durum özellikle makul sürede yargılanma ve mülkiyet hakkına ilişkin başvurularda açık biçimde görülmektedir. Uzun süren kamulaştırma davaları veya idari yargıda yıllarca sonuçlanmayan uyuşmazlıklar, benzer içerikte çok sayıda bireysel başvurunun Anayasa Mahkemesi önüne gelmesine yol açmaktadır. Mahkeme bu tür başvurularda, bir yandan bireysel mağduriyetleri giderme, diğer yandan sistemin tamamı açısından sürdürülebilir bir çözüm üretme ikilemiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bireysel başvurunun başarıya ulaşması, beraberinde önemli bir yapısal sorun olarak iş yükü meselesini de gündeme getirmiştir. Yıllar içinde Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru sayısındaki hızlı artış, Mahkemenin inceleme kapasitesini zorlayan bir tablo ortaya çıkarmıştır. Başvuruların önemli bir kısmının benzer ihlal iddialarına dayanması, özellikle yargılamaların uzun sürmesi ve yapısal sorunlardan kaynaklanan hak ihlallerinin tekrarlanması ile ilişkilidir.
İş yükündeki bu artış, bireysel başvurunun bilinirliğinin ve erişilebilirliğinin artmasının doğal bir sonucu olarak da okunabilir. Ancak bu durum, Mahkemenin inceleme sürelerini uzatma ve başvuruların etkin biçimde ele alınmasını zorlaştırma riski de barındırmaktadır.
Artan iş yükü, kabul edilebilirlik incelemesinin önemini artırmış; Mahkeme, başvuruları filtrelemek amacıyla “açıkça dayanaktan yoksunluk” gibi kriterleri daha sık kullanmaya başlamıştır. Bu durum, bir yandan Mahkemenin işleyişini sürdürülebilir kılmayı amaçlarken, diğer yandan bireysel başvurunun erişilebilirliği ve etkinliği bakımından dikkatle dengelenmesi gereken bir alan olarak ortaya çıkmaktadır.
Bireysel başvurunun kırılgan yönleri, çoğu zaman Mahkeme dışındaki aktörlerin tutumlarıyla bağlantılıdır. İhlal kararlarının uygulanmasında yaşanan gecikmeler veya yapısal sorunların uzun süre çözümsüz kalması, bireysel başvurunun fiilî etkisini sınırlayabilmektedir.
Pilot Karar Uygulaması
Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünü yönetme ve yapısal sorunlara çözüm üretme amacıyla başvurduğu araçlardan biri de pilot karar mekanizmasıdır. Pilot kararlar, çok sayıda başvuruya konu olan ve kaynağını yapısal bir sorundan alan ihlallerde, sorunun temel nedenini tespit ederek yasama ve idareye çözüm yolu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu uygulama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin pilot karar içtihadından esinlenerek geliştirilmiştir.
Pilot karar yöntemi, yapısal nitelik taşıyan ihlallerin tekrarını önlemeyi hedeflerken, yasama ve yürütme organlarına kalıcı çözüm üretme yönünde anayasal bir sorumluluk da yüklemektedir. Bu yönüyle pilot kararlar, bireysel başvurunun yalnızca bireysel değil, sistemik etki doğurma kapasitesini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede pilot kararlar, anayasal sorunların yalnızca yargısal yollarla değil, yasama ve yürütme faaliyetleri aracılığıyla da giderilmesi gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Dolayısıyla pilot kararlar, anayasal diyalog mekanizmasının önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir. Pilot karar yaklaşımının somutlaştığı alanlardan biri, yargılamaların uzun sürmesinden kaynaklanan ihlallerdir.
Anayasa Mahkemesi bu tür başvurularda, sorunun münferit hâkim hatalarından değil, yargı sisteminin yapısal işleyişinden kaynaklandığını tespit ederek, yasama ve yürütme organlarına genel nitelikte tedbirler alınması gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım, bireysel başvurunun yalnızca sonuç odaklı değil, neden odaklı bir denetim aracı olarak da işlev gördüğünü göstermektedir.
Pilot kararların temel avantajı, benzer nitelikteki başvuruların tek tek incelenmesi yerine, sorunun kökenine odaklanarak sistemik bir çözüm üretme potansiyelidir. Özellikle makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ihlallerde bu yöntemin tercih edilmesi, bireysel başvurunun yalnızca bireysel değil, yapısal bir etki doğurabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte pilot kararların etkinliği, büyük ölçüde yasama ve idarenin bu kararlara verdiği tepkiye ve alınan önlemlerin zamanında hayata geçirilmesine bağlıdır.
Bireysel Başvurunun Kırılgan Yönleri
Bireysel başvurunun kırılganlığı, esasen kurumun kendisinden ziyade, içinde işlediği hukuk sisteminin genel işleyişi ile yakından ilişkilidir. İhlal kararlarının uygulanmasında yaşanan gecikmeler, yeniden yargılama süreçlerinin etkili yürütülmemesi veya yapısal sorunların uzun süre çözümsüz kalması, bireysel başvurunun fiilî etkisini zayıflatabilmektedir.

Bu durum, bireysel başvurunun “son çare” olma niteliğinin korunmasını zorlaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kırılganlık, bireysel başvurunun normatif değerini ortadan kaldırmamakta; aksine uygulamanın süreklilik içinde değerlendirilmesi ve geliştirilmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Bu durum, bireysel başvurunun tek başına tüm yapısal sorunları çözebilecek bir araç olarak görülmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bireysel başvurunun etkinliği, hukuk sisteminin bütün aktörlerinin ortak sorumluluğu çerçevesinde anlam kazanmaktadır.
Özellikle yeniden yargılama kararı verilen bazı dosyalarda, derece mahkemelerinin ihlal kararının gerekçesini yeterince içselleştirmeden şekli bir inceleme ile önceki kararlarını tekrar etmeleri, bireysel başvurunun fiilî etkisini zayıflatan uygulamalara örnek teşkil etmektedir. Bu tür örnekler, bireysel başvurunun başarısının yalnızca Anayasa Mahkemesi kararlarına değil, bu kararların nasıl uygulandığına da bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak; Anayasa’ya bireysel başvuru, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından vazgeçilmez bir anayasal mekanizma hâline gelmiştir. Bireyin anayasal düzlemde korunmasını sağlayan bu yol, aynı zamanda hukuk sistemindeki yapısal sorunları görünür kılan bir işlev de üstlenmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin artan iş yükü ve pilot karar uygulaması, bireysel başvurunun kurumsal kapasitesinin sınandığı alanlar olarak dikkat çekmektedir. Ancak bu durum, bireysel başvurunun değerini azaltmaktan ziyade, sistemin bütüncül biçimde güçlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Etkin ve sürdürülebilir bir bireysel başvuru sistemi, yalnızca Anayasa Mahkemesi’nin değil, yasama, yürütme ve derece mahkemelerinin ortak sorumluluğudur.
Yararlanılan Kaynaklar
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
- 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun
- Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru El Kitabı, www.anayasa.gov.tr
- Anayasa Mahkemesi, Faaliyet Raporları, www.anayasa.gov.tr
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pilot Judgment Procedure, www.echr.coe.int
- Gözler, K., Türk Anayasa Hukuku, Ekin Yayınları
- Özbudun, E., Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları
- Tanör, B. – Yüzbaşıoğlu, N., 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, Beta Yayınları






